Devir-1974 -1 adet/5 tl

Dergi kapağında hafif çizikler var

İstekleriniz için “muallimsahaf@gmail.com”a mail atabilirsiniz veya alta yorum yazabilirsiniz.Kargo ücreti alıcıya aittir. 100 tl üzeri siparişlerde kargo ücreti tarafıma aittir.

devirKaraoğlan Efsanesi

Hazırlayan: Sevgi ÖZÇELİK

 

“Ecevit” denilince aklınıza ilk gelen kelimeyi sorsak, ama hiç düşünmeyecek ve hemen, o anda zihninizde beliriveren ilk şeyi söyleyeceksiniz desek, nasıl cevaplar alırdık? Bu, cevabı hem kolay hem de zor, çetrefil bir soru… Bir kere, bu soruyu sorduğunuz zaman dilimi ve kime sorduğunuz önemli… Soruyu 1940’larda Robert Kolej’de okuyan bir öğrenciye sorduğunuzda cevabı “Bizim Eco” olacaktır. Çünkü kolej yıllarında Ecevit okulun ilk zamanlarındaki çekingenliğinden bir parça sıyrılmış, yakın arkadaşları tarafından “Eco” diye çağrılmaya başlamıştır. Peki ya zamanda bir sıçrama yaparak 1940’lardan 2002’ye gelsek, soru yine Ecevit olsa ve bunu bir gazeteciye sorsak? Hiç şüphe yok ki, muhtemel cevaplardan biri “hasta” olacaktır… Ecevit’in zamandaki bu iki nokta arasında yürüdüğü yol boyunca yaşadığı değişimler, zihnimizde yol açtığı çağrışımları da değiştirmiş, çeşitlendirmiştir.

Klasik -belki de klişe- tabirle Türkiye’nin siyasi hayatına damgasını vuran Ecevit, ülkenin kaderinde rol oynayacak aktörlerden biri olarak sahneye çıktığı 1957’den beri toplumun farklı kesimleri tarafından çok çeşitli ifadelerle tanımlandı: “Halkçı Ecevit”, “Karaoğlan”, “Bir Bölen”, “Kıbrıs Fatihi”, “Romantik”, “Mütevazi”… Bu liste uzayıp gidebilir ancak bu yazının sınırlarını onun “sosyolojik” olarak algılanışı belirlemektedir. Toplum için ne ifade ettiğine bakarken de amacımız siyasi kimliğini değil, kişi olarak ve temsil ettiği değerler bakımından nasıl algılandığını yansıtmak olacaktır.

NEDEN KARAOĞLAN?

Ecevit için kullanılan ve belki de en akılda kalan tanımlamalardan biridir Karaoğlan… 1973 seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyası sırasında ortaya çıkan Karaoğlan’ın hikayesi “Ecevit Olayı” kitabında ( yazarı Kayhan Sağlamer) şöyle anlatılır: Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde elinde bastonu iki büklüm bir nine CHP’nin seçim otobüsüne yanaşır. Başında beyaz örtüsü, ayağında lastik pabuçları olan yaşlı kadın “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom” diye sorar ama gazeteciler pek yüz vermez, “İşte orada” diye CHP ilçe merkezini gösterirler. Nine, sessiz ve buruk bir şekilde uzaklaşır. Karaoğlan lakabını önce öenmsemeyen gazeteciler sonra kadının Ecevit’i kastettiğini anlar, birbirlerine anlatırlar. CHP’liler de bu lakabı benimser, seçim kampanyalarının bir parçası olarak kullanmaya başlar. Artık Bülent Ecevit tüm Türkiye’de Karaoğlan olarak anılmaya başlamıştır. Ecevit de kaynağı halk olan bu lakabını çok sever, benimser…

Türkiye’de 1970’lerde siyasette bugünkünden farklı olarak kesin sınırlar vardır. İnsanlar politik görüşlerini tıpkı futbol takımı tutar gibi yansıtır, destekledikleri politikacıların posterlerini evlerinin, dükkanlarının duvarlarına asarak “sağcı mı solcu mu” olduklarını gösterir. Ecevit’in Karaoğlan posterleri de o dönemde CHP taraftarlarının duvarlarını süsler. Halk türkülerinde hikayeleri anlatılan kahramanların isimleri andıran “Karaoğlan” lakabıyla Ecevit, halka onlara yakın olduğunu hatta onlardan biri olduğunu bir çırpıda anlatmanın kolay yolunu bulmuş gibidir. Nitekim halk Karaoğlan’ı tuttuğunu sandıkta gösterir ve CHP seçimlerden yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olarak çıkar. Aslında Ecevit’in halkçı kimliği 1963’te Çalışma Bakanı olarak görev aldığı sıralarda şekillenmeye başlar. Halkın önemli bir bölümünü oluşturan işçilere, özgür sendika hakkı, grevli, toplu sözleşmeli sendikacılık yapma hakkını veren yasalara imza atan Ecevit, halktan yana olduğu mesajını ilk olarak bu icraatlarıyla verir.

KIBRIS FATİHİ

Ecevit’in yaşlı bir kadından aldığı Karaoğlan ismi, bir yıl sonra başbakanlığı döneminde yaşanan Kıbrıs olayıyla pekişir, Karaoğlan’a bir de Kıbrıs Fatihi eklenir. CHP tek başına iktidar olamadığı için Erbakan’lı MSP’yle koalisyon hükümeti kurar ve Karaoğlan başbakan olur. 1974 yılının Temmuz’unda Kıbrıs’ta Enosis idealinin temsilcisi Sampson’un yönetime gelmesi üzerine Ecevit, Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarını korumak için harekete geçeceğini açıklar. Başbakan, ülkenin bu konudaki tutumunu anlatmak için İngiltere’ye gider ancak İngilizler Türkiye’nin ortak müdahale teklifini reddeder.

ABD gelişmeler üzerine devreye girer ve dışişleri bakanlığı temsilcisini Ankara’ya gönderir. Görüşmelerde Türkiye müdahale kararında ısrarlı olduğunu vurgular. Ve sonunda 20 Temmuz 1974’te tarihi Kıbrıs Çıkarması yapılır. Halkın büyük desteğiyle gerçekleşen harekatla ilgili olarak radyoda konuşan Ecevit, amaçlarının savaş değil barış olduğunu söyler ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek üzere Ada’ya gittiklerini belirtir. Harekat sırasında Rumlar Ecevit’i “Sessiz Kurt” olarak tanımlayarak sakin ve barışcıl görünen Ecevit’in kararlılığına adeta övgüyle karışık bir gönderme yaparlar.

İngiltere ve ABD’nin harekat yapmama konusunda ikna edemediği Ecevit, tarihi bir karara imza atarak, artık Karaoğlan’ın yanısıra Kıbrıs Fatihi, Mücahit Ecevit olarak da anılmaya başlar. Bu kez “Ecevitçi” evlerin başköşesinde Türk bayraklı Karaoğlan posterleri vardır. MSP ile anlaşmazlıklar yaşayan Ecevit, Kıbrıs zaferiyle esmeye başlayan olumlu rüzgarı kullanmak için erken seçime gitmek ister ve rakipleri tarafından “Kıbrıs’ı sandığa taşımak”la suçlanır.

KUYRUKLAR VE ECEVİT

“Umudumuz Karaoğlan” sloganlarıyla hükümeti kuran Ecevit, 1974’ün sonbaharında istifa eder. İstifa sonrasında pek çok siyasi gelişme yaşanır ve partiler bir türlü istikrarlı bir hükümet kurmayı beceremez. Artık muhalafette olan Ecevit’in arkasına aldığı Kıbrıs rüzgarı pek de uzun soluklu olmaz. Ecevit muhalefetteyken Demirel’in liderliğinde kurulan 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetine ağır eleştiriler yöneltir. Demirel’in ve hükümetinin “cephe” ismini seçerek kavgadan yola çıktığını söyler. 1977 seçimlerinde CHP birinci parti olur ama yine hükümeti kuracak sayıya ulaşamaz.

Ecevit sonunda bir azınlık hükümeti kurmayı başarır ama halk huzursuz ve tedirgindir. Ecevit’in ikinci kez başbakan olduğu dönemde sağ-sol gruplar arasında yaşanan çatışmaların artmasının yanısıra ülkede ekonomik sıkıntılar iyiden iyiye kendini göstermeye başlar. Benzin sıkıntısı, bakkalların önünde uzayıp giden yağ, şeker kuyrukları Karaoğlan umudunu boşa çıkarmış gibidir. Halk arasında bugün de zaman zaman dile getirilen “Ecevit ne zaman başa geçse ülke kötüye gidiyor” söylentisi yayılmaya başlar. Şüphesiz o günün kötü koşullarından tek başına Ecevit sorumlu değildir ama bu, vatandaşın Ecevit ile kuyruklar arasında bu türden bir ilişki kurmasına engel olmaz. “Halkçı Ecevit” halkın şikayet ettiği isimlerin başında gelir. Bugün 80 sonrasında doğan kuşaklara masal gibi gelen kuyruklar dönemi Ecevit’le (aslında biraz Demirel’le de…) özdeşleşir.

TEK ADAM

Sonunda 12 Eylül olur. Burada uzun uzun anlatmaya gerek olmayan gelişmelerden sonra Ecevit artık yasaklı bir siyasi figür olarak DSP’nin temellerini atmaya başlar. Tabii eşi Rahşan’la birlikte… Darbe sonrası “misafir edildikleri” Hamzakoy’da Ecevit’ler herşeye sıfırdan başlamaya karar verirler. Ve bugün bile Ecevit’ten sonra neler olacağına dair net bir senaryonun ortaya konamadığı Demokratik Sol Parti’yi kurmak için tek başlarına yola koyulurlar. DSP’nin kuruluş dilekçesi Rahşan Ecevit tarafından 14 Kasım 1985’te verilir. Siyasi yasaklar kalkıp Bülen Ecevit genel başkan olduğunda Rahşan baştan beri yürüttüğü parti işlerine devam eder. Kendi aralarında “hükümet işleri Bülent’in, parti Rahşan’ın” şeklinde yaptıkları işbölümü değişmeden sürüp gider.

Ecevit’ler partinin amblemi olarak gök mavisi zemin üzerinde beyaz güvercini seçerler. Barışın simgesi olan beyaz güvercin, Ecevit’in en başından beri taşıdığı insancıl, barışcıl kişilik özelliklerinin de simgesi olur. 1970’li yıllarda giydiği uçuk mavi gömleğiyle meydanlarda kendisini umut olarak gören halka seslenen Ecevit’in yeni partisinin rengi o günlere özlemin bir ifadesidir sanki… O dönemde halk arasında “Ecevit mavisi” olarak anılan gök mavi, 1980’lerin ortasında Türk siyasetinin yeni renkleri arasına girer.

Ecevit’ler, kuruluşundan bugüne DSP’nin yönetiminde tek söz sahibidir. Ecevit CHP tecrübesinden sonra partideki hakimiyetin eşi ve kendisinde olduğunun altını çizmek için parti kuruluşunda CHP’deki isimlerden uzak durmaya çalışır, yeni isimlerle yola çıkar.

ROMANTİK ŞÖVALYE

DSP Eylül 1986’daki ara seçimlerde ilk sınavını verir. Ecevit o dönemde yaptığı bir konuşmada “Beni tek başına romantik şövalye gibi görenler, gelip de şu meydanda görsünler” diyerek, kendisini solu bölmekle ve hayaller peşinde koşmakla suçlayan çevrelere cevap verir. Ecevit bir yandan da artık eski arkadaşlarıyla yollarını ayırdığının altını çizer.

Ecevit’in o zaman seçtiği yalnızlık onun kişiliğinin de en önemli özelliklerinden biri olur. Etrafında gerçekten yakın kimsenin olmayışı bir yönüyle eleştirilir belki ama ailesine, yakınlarına çıkar sağlayan politikacılardan yakınan halk, “Ecevit yemez, kimseye de yedirmez” diye formüle ettiği dürüstlüğünü hep takdir eder.

BİR BÖLEN ECEVİT

Ecevit 1986’daki ara seçimlerden beklediği sonucu alamaz. Seçim sonrası solu bölmekle suçlanan DSP’nin genel başkanı Rahşan Ecevit, diğer sol partilerle birleşmeyi reddeder. Kamuoyunda aile partisi görüntüsü giderek yerleşen DSP’de bazı muhalif sesler parti içinde demokrasi olmadığından yakınmaya başlar. Muhaliflerden Celal Kürkoğlu “Ecevit tanrı değildir. Tanrısal yetkileri de yoktur. Yaptıkları hatadır, hesabını halkımıza ve yargı organlarına verecektir” diyerek Ecevit’in mutlak hakimiyet surlarında gedikler açmaya çalışır.
Kamuoyunda ses getiren bu çaba Ecevit’leri pek fazla etkilemez. 1987’deki referandumla siyasi yasağı kalkan Ecevit DSP’nin genel başkanı olur.

MÜTEVAZİLİK VE SADELİĞİN SEMBOLÜ

Belki de bu noktada artık Ecevit’in genel başkanlığı döneminde Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeleri, seçimleri, solda birlik tarışmalarını, kurduğu koalisyon hükümetlerini, başbakanlığını bir kenara bırakarak onun bir insan olarak ve temsil ettiği değerler açısından nasıl göründüğüne değinmek yerinde olur.

Ecevit’in eşiyle birlikte sürdürdüğü günlük hayat tek kelimeyle “sade”dir. 1970’li yıllarda seçim kampanyaları için Anadolu’yu gezen Bülent Ecevit’in yanında parti işlerine koşturan sade giyimli, makyajsız kadını görenler, onun bir parti liderinin eşi olduğuna inanmakta güçlük çeker. Başlangıçta şaşırılan hatta yadırganan bu sadelik zamanla onları en sert şekilde eleştirenlerin bile takdir ettiği olumlu bir özellik olarak algılanır. Siyasetçi-yolsuzluk ilişkisine sıkça rastlanan ülkemizde bir parti lideri ve eşinin siyasi yaşama nasıl başladılarsa öyle sürdürmeyi başarmaları sık sık dile getirilen bir farklılık olarak göze çarpar.

Ecevit’in sadeliği giyim tarzında da kendini gösterir. Kışın hiç vazgeçmediği kasketi, tıpkı gök mavisi gömleği gibi Ecevit’in alamet-i farikalarından biri olur. Ecevit kasketi, gençliğini 70’lerde yaşamış kuşağın bir bölümünün gardırobunda yerini alır. Ecevit’in adını verdiği
bir başka şey de bıyık şeklidir. 70’li yıllardan beri değişmeyen “Ecevit bıyığı” stili o dönemde yine pek çok genç tarafından taklit edilir.

Tatillerini Ankara’da geçiren, başbakanlığı sırasında yerli makam arabasına binmekte ısrar eden (bu yüzden de bazen eleştirilen), yazılarını daktilosunda yazmaktan vazgeçmeyen ve bilgisayarla hiç tanışmayan, kendisini en sert şekilde eleştirenlere bile nezaket kuralları dışına çıkmadan yanıt veren biridir Ecevit’tir…

Siyasetçiye çoğu zaman yüklenen “baba” imajı Ecevit için geçerli değildir. Bunun çocuk sahibi olmayışıyla da pek ilgisi yoktur, nitekim Demirel de çocuksuz bir liderdir ama yoktur ama “baba” denilince akla ilk onun adı gelir. Ecevit ise daha farklı bir yerde durur vatandaşın gözünde, en çok bağlanıldığı dönem olan 70’lerde aileden biri değil de Karaoğlan kimliğiyle ve bir tür “kahraman” olarak karşımıza çıkar. Tekrar umut olmaya çalıştığı 1980’lerde, 90’larda ise kahramanlıktan uzaktır artık ama aileden biri olmaya da yakın değildir. Hem zaten onun bir ailesi vardır : Rahşan.

Eşi Rahşan, Ecevit’in hayatındaki en önemli isimdir. Uzun bir yolu birlikte yürüyen ikili, her zaman birbirlerini tamamlayan, uyumlu bir çift olarak görünür. Parti ve ev işlerini kimseye bırakmayan Rahşan Hanım’ın Ecevit’in üzerinde çok büyük etkisi olduğu aşikardır hatta bu etki zaman zaman aslında her konuda son kararı Rahşan Hanım’ın verdiği izlenimini bile yaratır. Kendilerini ülkelerine adadıklarını her fırsatta dile getiren çiftin birbirlerine de özel bir düşkünlükleri vardır. Ecevit hapse girdiği yıllarda, umutsuzluğa kapılan Rahşan Hanım’ı mektup ve şiirleriyle cesaretlendirir. Rahşan Hanım da özellikle son bir iki yıldır artan Ecevit’in sağlık durumuyla ilgili eleştirileri göğüsler, “ona çok iyi baktığını” söyler.

HASTA ECEVİT

Ecevit’in siyasi hayatı, son dönemde giderek artan sağlık problemleri nedeniyle tartışılır hale gelir ve “artık çekilmeli” diyen sesler çoğalır. “Ülkenin içinde bulunduğu koşullar gereği çekilemem” diyen Ecevit aslında geçmişte siyaset dışı hayata duyduğu özlemi dile getiren ilginç bir şiire imzasını atmıştır. 1964 tarihli eşi Rahşan’a yazdığı “Yapamadığımız” adlı şiirde, “evrenin derdini kapını dışında bırakmanın, Rahşan Hanım yün örerken karşısında polisiye roman okumanın” özlemini anlatır. O dönemdeki dileği “vaktinde ve rahat uyuyabilmektir” ancak geçen yıllar Ecevit’e bu özlemi unutturmuş, yoğun siyaset gündemi de rahat uykulara pek izin vermemiştir.

*Yararlanılan Kaynak :
Bir Karaoğlan Hikayesi: Bülent Ecevit – Süleyman Kurt (Birey Yayıncılık) 2002/http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ecevit/karaoglan.asp   alıntı yapılmıştır.

 

Hakkında